CEZA KUŞAĞI

 

Çizimler: Nihat DURSUN

Tekdöner’in son romanı, X Kuşağının ucuz ve kirli bir cinayet ekseninde gelişen iç hesaplaşmasını işliyor.

 

Kaos: Ceza Kuşağı'nın kopukları okulla meyhane, müfredatla hayat bilgisi arasında savrularak harcarlar gençliklerini... Kavak yelleri eser bir yandan, otorite kılıcını sallar bir yandan. Okuldan başlayarak sokağı ve Misakımillî sınırları içinde kalan her santimetre kareyi, öğrenciden başlayarak da kitleleri kodlayan otorite, trajikomik sonlara sürüklenen bireylerinin kaderlerini karatahtaya tebeşirle yazarak belletir. Makro-mikro bilcümle iktidar aygıtlarının gürültüler çıkararak saçtığı dehşete, propagandasını yaptığı dikensiz gelecek imgesine rağmen birtakım kimseler (romanda edepsiz, aşağılık, alçak başkahramanımız ve onun arkadaşlarıyla çizilen güruh) nefes alacakları küçük alanlar açmaya çabalarlar: Genel kabulü, genel ahlakı altüst ederler. Narkotik madde kullanımı, alkol banyoları, beraber ve solo seks partileri, meslekî dalavereler küçük ipuçlarıdır. Ve slogan şudur: Yüksel ey yeni nesil, ve bak ki arşa değer başın!

Mesaj yerine ulaşmıştır. Sürü, mütemadiyen dövüldüğü lise bahçelerinden artık sokaklara sürülmüştür. Şimdilerde otuzlu yaşlarını süren ve ilhak edilecek yeni hedeflerine doğru kutsal ve uzun bir yürüyüşe geçen sürü, ele geçirdiği en küçük iktidarın keyfini öğrendiği vahşet bilgisiyle çıkaracak ve vahşete (sistemin özüne) ilişkin yeni bilgiler üretecektir.

 

Ara sonuç: Besle kargayı...

 

Ajitasyon: Kentin sakin görünen herhangi bir sokağında, yan yana balık istifi dizilmiş binaların içinde, üst üste sıkış tıkış ifa edilen hayatların perdesini hoyratça çekiyor roman. Şenlik ateşinin çevresinde karmaşık bir dansın albenisinde dönüp duran ilkel toplum insanlarının, yüzünü XXI. yüzyıla dönmüş çağdaşımız modernize bireyin genlerinde zombivari canlanışı: Medya destekli toplumsal linç girişimleri; ölümü-katili izlemeye evlerinden çocukları, demli çayları ve piknik tüpleriyle gelen kutsal aileler; yasama-yürütme-yargı müsellesini ıslak çamaşırlar gibi sokak arasına balkondan balkona gerilmiş aynı ipe dizen yargısız infaz ayinleri; tirajı cümle matbuatı kat be kat katlayan dedikodu gazetesi, kent masalları ve toplumsal travmalara yol açabilecek güçte uyduruk-mesnetsiz resmî yorumlar, ekmek arası hürriyet pazarlayan ticaret hukuku; şoven silahşorluk... Hepsi o sakin gibi görünen sokağa kurulmuş cinnet panayırında cirit atıyorlar. Evler bahçelerden taşmış söğüt dalları gibi. Balkonlardan insanları ve onların iğdiş edilmiş hafızalarıyla, dışarıya taşıyorlar. Komşuda ne pişmişse, yağlı yavan denmeden sokakta kurulmuş sofrada şapır şupur yutuluyor. Her şey ayan beyan dökülüveriyor ortaya. İnfaz bitiyor. Yağlı ağızlarını elbiselerinin kol ağızlarına silerek dağılıyor ahali. Roman bu fotoğrafı arsız ışık oyunlarıyla aydınlatıyor: Bir toplu durum tespiti ve bir eleştiri olanağı sunuyor.

 

Ara sonuç: Ayna ayna söyle bize, bizden güzeli var mı?

 

Ağır tahrik: Üçüncü sayfalara kenar süsü niyetine iliştirilen cinayetlerden biri olay örgüsünün zeminine yerleştirilmiş. (İkinci maddeye gönderme: Cinnet ayinlerde toplumla beraber, cinayetlerde solodur.) Ceza Kuşağı’nın paranoya sınırlarında gezinen ana karakteri, kişisel tarihinin önemli figürlerinden Cem’i ucuz Amerikan filmlerinden devşirdiği enteresan, melez bir yöntemle öldürür. Cinayet işleniş nedeni, icrası ve sonuçları itibariyle ucuzdur. Çalışmak maksadıyla Ukrayna steplerinden İstanbul’a göç etmiş Tatyana’ya ticarî danışmanlık yapan kadın satıcısına, iki yüz elli Amerikan doları zarf içinde ödenir. Ama işler yolunda gitmez. Tatyana ortadan kaybolur. Müfredatın cinayete-katliama kurguladığı Ceza Kuşağı’nın diğer sabık birkaç üyesi olaya karışır. Yakalarına nefret, karşılıksız aşk, yalnızlık, intikam ve kandan mürekkep acı bir sos bulaşan aşağılık kahramanlar, Cem’in öldürüldüğü sahnenin içinde, geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip gelerek debelenir, debelendikçe de çamura batarlar. Cem öldüğüyle kalır. Ama toplumsal paranoyayı  üreten ve örgütleyen merkezlerin gözü pek elemanları ve kolluk kuvvetleri el ele vererek, bir suçlu bulurlar elbette. Hiçbir suç cezasız kalmamalıdır.

Bu üçüncü sayfa haberinin ilginç bir yanı da olayın şehir merkezinde cereyan etmesidir. Gazetelerde okuduklarımızın aksine, varoşlarda, kenarda değil, çoğunlukla kentsoylu insanların yaşadığı lüks bir muhitte başlar ve biter roman. Kökü Osmanlı aristokrasisine ve Cumhuriyet burjuvazisine dayanan bir aileden gelen bazı kahramanlar, parlak iş hayatları, resim gibi uğraşlar, keman dersleri...  Kente ait şişirilmiş imajlar. Hem de yarattıkları etki ile, güçlü ve inandırıcı bir atmosfer çizer bu imajlar. Kentin, kent insanının saat başı değişen gündemi gereği bu ucuz cinayet de gündemden düşer ve roman biter.

 

Ara sonuç şu olabilir: Kendi cinayetini kendin yap!

 

Hatırlatma Vurgusu ve Sonuç: Ceza Kuşağı’nın kapağını açmakla kapamak arasında geçiveren o kısa zaman, yazarın kurguladığı oyunun içine okuru kolaylıkla çeker. Yaşım itibariyle aidiyet bildirmem gereken “Ceza Kuşağı”nın parlak bir elemanı olarak Armağan Tekdöner, öncelikle kuşağımızın genel kabul görebileceğini sandığım haletiruhiyesini yansıtmakta çok başarılı. Yazarın roman karakterleri üzerinden X Kuşağına ilişkin olarak giriştiği tahliller kimi sonuçlara ulaşıyor şüphesiz; hepsine katılmak olası değilse de... bir anımsatma çabası, bir eleştiri, bir yabancılaştırma efekti diye de okunabilir roman.

 

Celal ÇİMEN, (VİRGÜL 39, Mart 2001, s. 40)

 

 

 

Absürd türün son yıllardaki en ısrarlı yazarı Armağan Tekdöner, Ceza Kuşağı’nda her zamanki gibi tepeden tırnağa “şerefsiz” ve “haysiyetsiz” karakterleriyle toplumda egemen olan utanmazlığın mizahî bir dökümünü yapmaya soyunuyor. Yer yer desenlerle süslenen, baş döndürücü bir hızla akan ve polisiye türe de bir göz kırpan Ceza Kuşağı’nı özellikle “underground” edebiyattan hoşlananlar keyifle okuyabilirler.

 

Ömer TÜRKEŞ, (VİRGÜL 47, Ocak 2002, s. 72-77)

 

 

 

İşlediğin cinayetin kökenine inmek için, en iyisi geçmiş yaşantına bir göz at önce ve binlerce halkayı birbirine eklercesine, anılarını birleştirmeye başla. Bir rezaletler zinciri elde edeceksin. Belki de işin sırrı, o zincirin halkalarında saklı. Bazen de bir tek halka, bütün bir zincire bedeldir. O halka 1977’li gecelerden, bir Ankara gecesiyse hele...

 

Tombiko adlı avam meyhaneye, okuldan her çıkışınızda, bir başka dolambaçlı yoldan erişirdiniz. O maceralı günün de akşamı inmişti işte ve ikili-üçlü gruplarınız, Tombiko’nun bir kişi enindeki kapısından yine ayılar gibi dalmaktaydılar. Fena gülüyordun mutluluktan. Lise fırlaması kadronuz ücra bir masaya dirsekleşerek yerleştikten kısa süre sonra, iyi kederlenecektin fakat.

(Kitabın girişinden)

Yaralı bir yürekten ancak acılı et sote yapılabilir.

Okulu kantin, kantini cennet sandın, pandiklediklerini huri.

Menkul kıymetlere adadığın ruhun üçkağıda doyamadan, sefih ömrün beş kuruşsuz aktı geçti.

Seni seven tek arkadaşını da boğduğun gecenin ardından ıssız yıllar ve devamlı içki.

Fuhuştan uzak kaldığın her saniye, yaşadığına pişman.

Hiç olmazsa “aşk” deme, senin aşkından feci ne olabilir ki?

“Vicdan, dostluk, vs.” ha? Tüm yaşantın kitapsızca kokain.

Hala ortalıktaymışsın üstelik, teneffüse çıkmış bir çakal gibi, İstanbul’u kantin mi belledin?

Çekeceksin cezanı.

----Kitabın arka kapağı----

Yazar: Armağan Tekdöner

Kitap: Ceza Kuşağı

Yayınevi: Zed Yayınları

Düzelti: Elif Özman

Kapak tasarımı: Celal Erciyes

Basım tarihi: Ocak 2001

13cmX19,5cm, 119 sayfa, 3.hamur

Tür: Suç-kurgu

ISBN: 975-7026-74-3

Fotoğraf: Armağan TEKDÖNER

 
Terbiye tepmiş çocukların maceraları ve nefes darlığı