Millî Eğitim
Armağan Tekdöner
21 Kasım 1980, Cuma
Karşı duvardaki organ çizimlerine yetmiş santimlik
bir yenisi eklenmiş, hocalara güzellemelere de bir beyit daha.
Helâdaki son gelişmeler işte bunlardı. Tümseğe
dönüşmüş deliğe direkt işendiğinde
dolgu malzemesi geri sıçradığından, yan duvar
aktarmalı işedim ve ilk dersin finişine dakika kala sınıfa
girdim. Ders dedikleri seanslardan birini daha hayatımdan eksiltmiştim,
hem de sadece "geç
kalmış" sayılıp "devamsız" yazılmadan.
Atlattığım bu belâ - geciktirilen "burada" cevaplarıyla
ders süresinin onda birini aşan "Var mısın,
yok musun?" oyunuyla başlayan, sonra öğretmenin tahtaya
diyelim x+1=2 yazarken, bir yandan da yazdığını ne
bir eksik ne bir fazlasıyla "iks artı
bir eşittir iki," diye seslendirerek müfredatı öğretmeye
geçtiği, havaya yeterince tebeşir tozu kattıktan
sonra da en az bir öğrenciyi sözlüye kaldırıp
alaya alarak zincirleme reaksiyonu başlattığı ve
neden güldüğünü kendileri bile bilmeyen diğerlerinin
dalga dalga havlamalarla zil çalana kadar sınıfı inlettiği
süreç - matematikti.
İkinci ders İngilizce, ya da yaşanmamış saatler.
Kürsüye çöreklenmiş
bir başka zirzop moruk, akla ziyan gevelemeler. Bu seferki Tarzan
bize soru sormayı sadece sene başındaki ilk dersinde,
bir kere denemişti. Çift dikiş Ömür ona "Pardon
Mister Sikister?" diye cevap verdiğinde, ben bambaşka
bir nedenle pişmiş kelle gibi sırıtıyordum zaten,
ağzımı örtmekteki elimi sıraya şaklatmakta
kullanmaya başlayarak olaya müdahil olmuştum. Vehbi ise,
gülmekten yere devrilme numarası
çekmişti. İngilizceciyle olan bu iletişimin neticesinde
sınıftan atıldığımızda kaynaşmıştık üçümüz.
Bugünkü evelemece rüzgâr gibi geçti, zilin
ilk salisesinde ayağa fırladık.
İşte bu ders harbiden kafa düzmenin Allah'ı. Öğretmenimiz "Güneydoğu
Anadolu'da hayvan çoktur, hayvancılık yapılır," veya "Zavallı Belçika'daki
en yüksek tepe anca şu kadar metre eder, biz oysaki yükseklik
olarak..."
gibi cümlelerle bize coğrafya öğretiyordu. Rehavet
sınıfının en arkasında, köşedeydik.
Geçen sene belgenin kenarından dönen Vehbi solumda,
defterine ders notları alır pozlarda, yazıyla soruyordu
bana: "Ot var, Ömürlerin ev müsaitmiş, akşama
içelim mi?" Kafayla okeylememle coğrafyacının
olay mahalline doğru ok gibi fırlaması
bir oldu. Herifçioğlu sanki içilecek otun veya sıra
altında açmış
olduğum pornonun kokusunu almıştı, tepemde soluyordu.
Sınıf sütlimanlaştı, kara sineklerin sesini
duydum.
Aniden hareket başladı, hoca ön sırada oturan kızın
kitabını kaptı
ve özenle incecik bir rulo haline getirip suratıma çaktı.
Kucağımdaki dergi yere uçtu, kafam duvardan top gibi
sekti. Porno dergi ortaya
çıktığında bir an için duraksayan rulo,
yeniden harekete geçti. Coğrafyacı "Şu..." diyerek
kaldırdığı ruloyu, "...bir!" diyerek suratıma
indirmeye başladı. Tek sayılar sağdan, çift
sayılar soldan.
"Şu," sesi esnasında başım boşlukta
yer değiştiriyor, sayı ise uğultu, patlama, ışık
demek.
"Şuuuuuuuuu dokuz!"u duydum ama sonraki sayıları nedense
duyamadım. Hocam ruloyu yere bırakıp ağzıma tebeşir
doldurmaya başladığında, gözümün hizasına
denk gelen rulonun yeniden kitap formuna dönemediği dikkatimi çekti.
Sınıftan dışarıya sürünme vakti geldiğini
tekmeyi yiyince anladım ve temsildeki rolüm sona erdi.
Hemen arkamdan sınıftan atılan Vehbi ve Ömür,
beni koridorun sonundaki folklor kolunun odasına taşıdılar,
orada uzandım biraz. Vehbi kanamakta olan kulaklarımı etraftaki
rengârenk mendillerle sardı. Derken Namık Kemal fıkraları,
el şakaları, kostümleri giyip çıkartmaca,
sigara ve zil. (Daha doğrusu zil çalmış.) Odadan çıkarken
sigaramı
davullardan tekine bastırmaya kalkışmama itiraz eden Ömür,
ta derinlerden gelen bir sesle folklor etkinliklerinin ülkelerin
imajındaki önemini anlatmaya başladı bana. Sigarayı yere
attım.
Girdiği sınıflardaki herkesin (ama istisnasız herkesin)
kendisini ayakta (ama gerçekten ayakta) karşılamasını içeren
ve sadece bu egzersizin yaptırılmasının ince detaylarıyla
sınırlı bir öğretmenlik anlayışı vardı dincinin.
Dördüncü ders zevkli başladı, zira din hocasının
yapışmış bakışlarına rağmen Ömür
oturmaya devam ediyordu. Bir süre sonra âdet olduğu üzere,
yorgun sınıftaki bütün gözler oturmaktakine çevrilince, Ömür
ağır çekimde doğrulmaya başladı. O doğruldukça,
Vehbi de aynı hızla çöküşe geçti.
Sınıf cık-cık-cık sesleri çıkararak
dikilmeye, hoca susmaya ve bakmaya devam ediyor,
Ömür kalkıyor Vehbi oturuyor, ya da Vehbi kalkıyor Ömür
oturuyordu. Yüzümü iki avucumla yukarıdan aşağıya
sıvazlamamla beraber sübhanekeci ateş açtı:
"Ohaaaaaaaaaaaaaaa."
Bu güfteyi öyle gür, öyle makamlı seslendirdi
ki, beş dakikadır ayakta dikilmekten çuvallaşma
eğilimine girmiş olan herkes toparlandı.
"Amin."
Cevap verirken sanırım kendi sesimin yüksekliğini
ayarlayamamışım, tam gülüşmeler duymaya
başlamıştım ki, hışımla yanıma
ulaşan herifin kulağıma şaklayan avucu sınıfı benim
için sessiz sinemaya döndürdü, o kulağımdan
yine kan geldi. Dördüncü derslerden yırtmak bir kazanımdır,
çünkü öğlen teneffüsü vakitlice
başlar, kokoreç ve biraya hasret midelerimize gün doğar. Öğleden
sonraki derse de geç girileceğine göre, birkaç ekstra
saat yaratılmıştır. Velhasıl, hicrete zorlandık.
Ama keşke dersten atılmamız sayesinde erken ulaştığımız
biracı
Kayınço'da şakalaşmanın ya dozunu ya da zamanlamasını daha
iyi ayarlasaydık. Vehbi önceden birbirine lastiklediği
bir kutu dolusu kibritle Ömür'ün sigarasını yakmasaydı,
alev arşa yükselmemiş, müessese de bizi dışarıda
tercih etmemiş olacaktı. Zürafa sokakta
şöyle bir turlayıp kerhanelere baktık, 1.ordu da
oradaydı sanki. Sonra adım başında kurulu mantarlı hedeflere
tüfekle atış yaptık. Paralar ve teneffüs biterken
kulağım biraz açılmıştı.
Milli güvenlikçi albayın dersine geç girmenin
riskiyle, derste bulunup da hayatı idâme ettirmenin güçlüklerini
karşılaştırınca, A şıkkını tercih
ettik. Sertçe ve eşit aralıklarla üç defa
tıklattığım kapıdan son derece ciddi suratlar
takınmış vaziyette dersin sonuna doğru girip, esas
duruşa geçtik. Millî Güvenlik Konseyi üyelerinin
bir fotoğrafı yakama iğnelenmiş vaziyette, kafayı havaya
dikip anırdım:
"Mazeretimizi arz etmek istiyorum komutanım."
Atış talimlerimizi anlatıp takdir göreceğimizi
hesaplıyordum ama albay duymazlıktan geldi, top-tüfek
dersine devam ediyordu. Bu,
"Esas duruşu bozma!" demektir. Birkaç dakika sonra
bitecek dersin sonuna kadar da öyle yaptık.
"Uygun adım, ileri."
Talimat bizeydi. Albay arkada biz önde tek sıra, raprapa başladı
manga. İstikamet müdürün odasıydı belli
ki, kızların helâsından sonra yolunu en iyi bildiğim
yer. Öğleden sonraki ikinci dersi müdüriyette nasihat
dinleyerek kaynatacağımızı varsaymaya başlamış,
gevşemiştik. Pinpon müdürün odasına ulaşınca
albay bizi kapıya dikti ve içeriye önce sadece kendisi
girdi, albay kısa süre sonra uzayınca müdür
bizi aldı.
"Çocuklar, sizinle konuşmamız lâzım."
Müsamereye hazırdık. Gözlerimiz yere bakıyordu, âdeta
pişmanız ve utanmışız.
"Vehbi, kendine acımıyorsun bari annene acı. Baban vefat
edeli kadın çaresiz, perişan. Ne olacak hâlin senin?"
"Emredersin komutanım."
Vehbi herifleri mi karıştırmıştı acaba?
Müdür yâ sabır çekiyordu. Sakin olmaya çalışarak
bu kez Ömür'e hitap etti:
"Sen de gelmişsin 19 yaşına, hâlâ lisedesin.
Buradan emekli mi olacaksın?"
Daima yanımda bulundurduğum H2S ampulünün belki de
görev zamanı
gelmişti. Adam laga lugayı lastik gibi uzatıyordu ve bizi
acayip bayacak gibiydi. Kumaş parçası arasındaki
ampulü cebimde sessizce kırdım önce.
"Çıkart oğlum elini cebinden!"
Bu adam Ömür'le konuşmuyor muydu? Sesler giderek uzaklaşıyordu
yine sanki. Elimi cebimden çıkartırken kumaşı düşürdüm(!),
artık kesinlikle tüyme vaktiydi yani. Vehbi tezgâhı çakmıştı bile,
müdüre
"Komutanım çişim geldi, çıkabilir miyim?" dediğinde
doğrusu yaratıcılığını
takdir ettim. "Defolun!" komutunu beklemeye koyulduk. Müdür
konuşmaksızın odada volta atmaya başladı. Beş saniye,
on beş saniye, kırk saniye. Ve müdür odanın
uzak ucundayken çürük yumurta kokusu bana ulaştı!
Neden kovulamamıştık bir türlü? Allah'tan o
anda ne telefon geldiyse geldi, herif tek kelime söylemeden odadan
dışarıya vınladı.
Hocanın bacaklarını dikizlemek ve sunulan manzarayı birbirimize
methetmek üzere sonraki derse girip ronta yatmıştık
ki, beklendiği
üzere müdür damladı - hatta geç bile kalmıştı -
ve üçümüzü dışarıya aldı.
Ama neden bize "Siz bittiniz," diye avaz avaz bağırıyordu
bu çatlak? Bize, ihtarların, tekdirlerin, tartların çocuklarına...
Hem çürük yumurta kokusu yüzünden kim bitmiş?
Adam avucunu yumruklayarak suçlarımızı saymaya
başladı, saydıkça sinirleniyor, sinirlendikçe
bağırıyordu, bağırdıkça...
Sınıfların kapılarından birini yumrukladı.
Kapının camı indi ve bir anda kan... Birkaç saniyelik
hareketsizlikten sonra, müdür kısık bir sesle "Dersinize
dönün," dedi. Camı kırılan sınıfın öğretmeni
koridora fırlamış, müdüre bakıyordu. Müdür
kan damlatarak uzaklaşırken arazi olmak da vardı ama Vehbi
bacak seyretmenin daha makul olacağını
hatırlatınca, sınıfa dönmeye karar verdik.
"Yaş mı da kuru mu?" ritmindeki "kapı tıklatmamıza" kimyacı cevap
vermedi. Ama biz yine de kapıdan itişerek dalıp, locadaki yerlerimizi
aldık. Ne bacaklardı ama! Sürekli "Hüfffffffff" diye
ağzımızla hava çekerek belli-belirsiz sesler çıkartıyorduk
ki kafamdan tebeşir sekti, sanırım hüflemeyi biraz abartmışım. İkinci
tebeşir kafayı
eğince ıskaladı, üçüncüsüyse öndeki
inek kızın gözüne saplandı. Kimyacı hıçkırıklar
eşliğinde "Allah bin belânızı versin," diye
bağırarak sınıftan kaçarken, herkes susmuştu.
Gözüne tebeşir yiyen kız sıraya kapanmış haykırarak
ağlıyordu, yanına gudubet tayfasından birkaç yardım
meleği üşüştü.
Bu arada tahtadaki geometrik şekillere dalmışım.
Sıkıldım sonra, sohbet etmek istedim:
"Lan Ömür, kimyacı başımıza iş açmasın?"
"Bağırma oğlum. Ayrıca o kadın fizikçi."
"Ne?"
"Fizik, fizik, kimya değil!"
Tüh çarkına, meğer karı fizikçiymiş,
bu dersler de fizikmiş!
"Hay belâsını... İyi ama fizik sandığım
ders neydi pekiyi?"
"Lan ne aptalsın be, bu ders tabii ki kimya, tahtayı görmüyor
musun?"
Tahtaya bir daha ve dikkatle baktım. Tabii ya! Bal gibi de kimyaydı
işte; bayır niyetine çizilmiş bir üçgen,
onun uzun kenarına ilişmiş
dikdörtgen bir yük, elipslerle bağlanmış daireler,
oradan buradan
çıkartılmış oklar. Aşkın kimyası olur
da hırdavatın olmaz mı?
"Ömür yahu, şaka maka derken bir şeyler de öğrenmişiz
icabında,
üniversite sınavında özellikle kimya sorularında
bayağı iddialı
hissediyorum kendimi aslında."
"Tabii oğlum, hele alkolleri sorsalar..."
Vehbi'yle beraber neye sırıtıyordu bu herifler? Kimyacı dönmedi.
Son dersten aklımda, folklor odasındaki tuhaf yangın
haberi ve bölük pörçük cümleler kalmış sadece.
Kapıdan sızan dumanı öğlen teneffüsünde
fark eden bir hademe odaya dalıp, için için yanmaktaki
kostümlere tekmeyle müdahale ederken dumandan etkilenmiş.
Yangın büyümeden sönmüş ama adam oracıkta
kendinden geçmiş. Onu ancak bir saat sonra yerde baygın
bulmuşlar ve hemen müdürü aramışlar. Hademe
hastanelik olmuş. O kostümleri kim yakmışmış acaba?
Atlıydı-akınlardı-çocuklardı-şenlikti
derken, ayrıca adam mektup yazmış da kudurmuş köpek
mi ne demiş, berikisi de demiş ki... Ve zil! Nihayet iple çekilen
paydos! Avluya dıgıdık dıgıdık.
Ayakta sallanarak dinlediğimiz yarım saatlik tıraşı müdür
bitirince, mikrofon müzikçiye geçti:
"Çift sıra, kollar öne hiza al, gülme lan gülme
it, ses veriyorum..."
O tabiatüstü bestenin bir detone kanon uyarlaması daha.
Ah-hah-hah!
Beyoğlu'nda bir sinemaya çıkış kapısından
kaçak daldık, araya koydukları miki filmi esnasında çekerken
fenerci ışık tuttu, iş
de film de yarım kaldı, sonra Yüksek Kaldırım'dan
aşağıya yuvarlanıp Karaköy'de vapura atladık,
evlere dönüyorduk. Her zamanki şekilde köpekler gibi
koşuşturarak, daha iskele sürülmeden vapura zıplamıştık
yine. Terslik bu ya, Vehbi yere sıvaşık mazota bastığı için
kayarak halata kapaklandı. Çocuk bozuntuya vermeden ayağa
kalkmaya çalışırken orada malafat gibi dikilmekteki çaycı "Höst
lan," deyince tepem attı. Çaktırmadan arkasına
dolaşıp ensesine sokuldum ve kulağına
"Pat!" diye bağırdım. Çaylar boca. Halatçı dibimde
bitti.
Vapur yola koyulmuş, biz ikinci mevkide birer Kent yakmış,
somurtuyorduk.
İskeledeki kimlik sapığı askerler olmasa, soykırıma
kurban gidecektik.
Ömür oturduğu yerden kalkıp can yeleklerini sökmeye
başlayınca keyfimiz geldi ancak ve yanımızdaki beden çantalarına
birer yelek atıp, neşeyle yukarıya çıktık.
Kontrolörle köşe kapmacaları tamamladıktan sonra
lüksteki bir masaya çöreklendik.
Çeşitli gazete arkası beyefendilerin arasında, masanın
tekinde kişnemekte olan üç ibne dikkatimizi çekti.
Mosmor ve daracık kotlusu kıpraşıp duruyordu. Derken hepsi
birden bize bakıp ağızlarını açıp-kapatmaya
başladılar. Işıklar pırpır ediyor, camlar zıngırdıyor, çeşitli
satıcılar ve askerler girip-çıkıyor, biz de tıslayarak çektiğimiz
sigaraların dumanlarını tanjulara üflüyorduk. Gazeteler
teker teker kapanıp nüfus seyrelmeye başladığında,
sıska bir bücür hışımla lükse daldı ve şoroloların
yanına oturup bir şeyler konuştuktan sonra Vehbi'ye "Ne
var lan lavuk?" dedi. Vehbi ayaklandı, ağır adımlarla
ulaştığı pezonun sandalyesinin tek ayağına, bir
yanlama tekme koydu.
Vapur Haydarpaşa mendireğinin arkasında hız kesmiş ölü denizanalarını
ittirirken, Vehbi lüksün arka kapısından dışarıya
sürüklediği pezoyu denize atmaya çalışıyor,
askerler gülüyor, etraftakiler de kaçışıyordu.
Ben de, babanın tekine oturmuş "ay-ay-ay," diye bağırmakta
olan hötöröflerden tekine yanaşıp, pandik attım.
1.90'lık bir ayı olduğunu ayağa fırlayınca
dehşetle gördüğüm kodoşun cevabı sözel
olmadı. Daha doğrusu benim ölü denizanalarıyla
kucaklaşmam pek ani oldu. Yanlış teşhis, "ay-ay-ay," diyen
o değilmiş.
Sırılsıklam ve buz kesmiş vaziyette evin kapısına
yıkıldığımda, saat akşam altı civarıydı.
(Ayakkabısının tekini ve montunu denizde bırakmışsa
insan, kıyıya çıkarken yara bere içinde
kalmış, bol miktarda mazotlu deniz suyu yutmuş, taksiler
almadığından bir zombi gibi düşe kalka eve kadar
koşturmuşsa, algılama güçlüğü yaşayabilir.)
Hâlimi gören pederin dili tutuldu bir an, ben dosdoğru
banyoya daldım. Banyonun kapısını kilitleyip suyu
açmama rağmen babam kapıya dayanmış, bağırarak
bir şeyler anlatmaya çalışıyordu: Okuldan
müdür mü atılmış, yangın mı yanmış, ölü mü ölmüş neymiş...
Yırtınıyordu ama su sesi onu bastırıyordu, meseleyi
kavrayamadım.
Ben banyodayken başlayan bağırış çağırışın özünü ancak
yemekte anladım. (Anlaşılan kulağımın teki
pek iyi duymuyor, diğeri de tam sağırlaşmış.)
Peder sakinleşince sorgulamaya başladı, ben anlattıkça
içti, kâh güldü kâh bağırdı,
yalvardı, azarladı, nutuk çekmeye başlayıp
ikinci cümlede bıraktı. Sonra bana "Değil mi?" şeklinde
biten sorulardan sordu ve bunlara kendi verdiği "Yazıklar
olsun..."
formunda başlayan karşılıklara giderek sinirlenip,
sonunda bana tokat atmak üzere kaldırdığı eliyle
bitmiş rakının şişesini kaptı
ve şişeyi duvarda parçaladı.
Biraz sonra yerinden kalktığında sessizce ağlıyordu,
ecza dolabına gidip malzeme getirdi, kulağımdaki yaraya
ve vücudumdaki çeşitli kesiklere pansuman yaptı,
sonunda beni bırakıp televizyonun karşısına
yerleşti, sıkıyönetime küfrederken ekran karşısında
uyuyakaldı.
Artık top atsalar uyanmaz. Annem bizi terk edeli bu adam böyle
dengesizleşti işte. Sofrada "sağlık olsun, bakarız çaresine
boş
ver," gibilerden de konuştu bir ara. Acaba yarın akşam
da yemeği bir kez olsun ben mi yapsam bu evde?
Arka sokaktaki Ömür'e geçip Vehbi'nin getirdiği
esrarı içmek için, sokağa çıkma yasağı olan şu
saatler ideal zamanlar netekim. Bizim bahçeyle onların arka
bahçeyi ayıran duvarı atlıyorum, o kadar. Asker
masker de olmuyor ortalıkta. Pederin söylediği şu
bizim okuldan atılmamız vaziyetini de konuşuruz çocuklarla,
güya benimle beraber Vehbi ve Ömür de atılmışlar.
Sakın beni hizaya getirmek için babam işkembeden atmış olmasın?
Gazete A - 22 Kasım 1980
İstanbul Kadıköy'de, gece 02.30 sularında dur
ihtarına uymayarak kaçmaya kalkışan Ertürk
Türker isimli sol örgüt üyesi, güvenlik güçlerinin
havaya açtıkları uyarı ateşiyle yaralandı.
Derhal kaldırıldığı askeri hastanedeki müdahalelere
rağmen kurtarılamadı.
Gazete B - 22 Kasım 1980
Bir şâki daha ölü ele geçirildi. Sabaha
karşı 04.00'te Üsküdar'da duvarlara slogan yazarken
güvenlik güçlerince görüldü. Teslim
ol çağrısına ateşle karşılık
veren yasadışı sol örgüt üyesi Ertürk
Türker, çıkan çatışma sonucu otomatik
silahlarıyla beraber ölü
ele geçirildi.
Gazete A - 23 Kasım 1980
İstanbul'da dün sabaha karşı evinin bahçesinde
vurulan 17 yaşındaki Ertürk Türker'in babası Türkmen
Türker (52), olayın soruşturulmasını talep
etmiş, oğlunun hiçbir siyasi görüşe
mensup olmadığını öne sürmüştü.
Ertürk'ün kulağındaki bir rahatsızlık
nedeniyle dur ihtarını duyamamış olabileceğini
iddia ederek, oğlunun yazdığını öne sürdüğü bir
günceyi kanıt göstermek istemişti. Dün gece
evinde yapılan arama neticesi Türker gözaltına
alındı. Evin duvarlarındaki yasadışı pankartlar
indirildi, bildiri yazmakta kullanılan bir daktiloya ve aralarında
Marksist-Leninist yabancı
mihrakların da yer aldığı çok sayıda
yasak yayına el konuldu. Türker'in sorgulanması sürecek.
Gazete B - 13 Aralık 1980
Türkmen Türker, 20 günlük sorgulamanın
ardından askeri mahkemeye
çıkarıldı. Basına kapalı yapılan
duruşmada, 22 Kasım'daki silahlı
çatışmada ölen oğlu Ertürk Türker'in
ve kendisinin yasadışı sol
örgüt militanı olduklarını itiraf etti.
Aldığı 103 yıl ceza, iyi hâli ve sabıkasız
oluşu göz önünde bulundurularak 22 yıla
çevrildi. Türker'in avukatı temyizden feragat ettiklerini
bildirdi. |
Öykü Hakkında
|